UNUTTUM DEMEK BİLE HATIRLAMAKTIR...

25/11/2008 - İNCESIZISINDAN AŞKINA!!!

 

Anlat diyorsun ya aşkını bak anlatıyorum!!

HERKEZ DUYSUUUUNNNN!!!

           Biz seninle öyle gösterişli bi merasımle sevmedik birbirimizi,yüreklerdi birbirini seven

gözler veya gösteriş değil...

Yalan mı aşkım görmeden sevmedikmi birbirimizi.Görmeden tatmadık mı aşkı!!...

Bi kalemde silmedik mi geçmişi ve altın harflerle yazmadık mı geleceğe'BİZ'diye...

Bi insan yanındayken özler mi birini?Ben özlüyorum!

Yanımdayken ellerin ellerimdeyken özlüyorum seni!

Tam aşka inancımı kaybetmişken geldin ve işte  aşk dememi sağladın.

Deli gibi severken 'bensiz mutlu olursan çekinme söyle arkama bakmam giderim'diye bilirmisiniz?Ben derim çünkü sevmek bazen gitmek demektir ama gitmek asla unutmak değildir...

Rüyaysa bu ve uyanınca biticekse bu aşk bir ömür uyumaya hazırım aşkım yeter ki şuan olduğu gibi benim kal...

      Şimdi bu yazıyı kim okur kim okumaz bilemem ama beni ilgilendiren kim? ne? soruları değil içinde sevgi geçen her kelimeye verdiğim cevap gibi bu yazıyı bi kişinin okuması yeter!!!Kim mi ?SEN AŞKIM SEN !!!...

 Bu yazı doruktan sevgilisne degil sevgilisinden doruga yazıldı...

 

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/10/2008 - ALEVLER İÇİNDEKİ BEYAZ TÜY

Günlerdir her gözümü kapadığımda onları görüyorum... Süt beyazı elbiseler giymişler. Yüzlerinin ışıltısı göz kamaştırıcı güzellikte. Gözlerimi alan o büyülü ışıltının ardında, başlarını sarmış birer taç seçiyorum.

Taçlarının birazcık yana kaydığını fark edip, düzeltmek istiyorum. Parmaklarım yumuşak bir şeylere dokunuyor. Bebek teni yumuşaklığı gibi... Kuş tüyünden yapılmış olmalı bu taçlar. Altın sarısı ışıltılar barındıran beyaz tüylerden örülmüş... Evet, kuş tüyünden...

Ancak, alelade bir kuşun tüyü değil. Ne tüyü bunlar? Hiç böyle tüy görmedim. Hangi kuşun tüyü olabilir diye soruyorum kendime... Hangisi?

Sonra karnımda gezinen bir sancı hissediyorum...

Bu taçlar, Tanrısal ya da mistik bir şeyi simgeliyor diye düşünüyorum, ama çözemiyorum... Aklım tüylerin gizemine kilitleniyor sanki. O tüylerden bulmalı ve onlardan öreceğim taçları doğmamış çocuklarım için hazır etmeliyim...

.....

"Öyle tüyler, olsa olsa Zümrüt-ü Anka'nındır. Kubilay Han'ın bile arattırdığı ama yerine, bir palmiye yaprağına razı geldiği Anka'nın... Yüreğinin atışlarını dinle"... "Onu bulamazsın... Yüreğinin bembeyaz atımlarını hissederse, O seni bulur." diye mırıldanıyor bir ses. Arkama dönüyorum, kimseyi göremiyorum. Elimde birkaç sebze ile donakalıyorum Pazar yerinde.

.....

Yüreğimin tüm koyu renklerine ket vurmayı öğreniyorum. Gecelerin korkularına, yalnızlığına kaş çatmayı; gündüzlerin öfkelerine, yalanlarına, her sahteliğine dudak bükmeyi... Olanca gücümle iteliyorum benden uzaklara. Çocuklarıma yapacağım taçları düşlüyorum. Onu bulmalıyım...

Beyaz düşünmeyi öğrendikçe, diğer tonların korkusu, "ben" oluyorum.

.....

Her sabah, Kanle'nin kurak köylerini seyrediyorum Naju tepesinden. Ona yakın olmak arzusu çağırıyor beni her gün buraya.

.....

Artık yüreğimin beyaz atmayı öğrenemeyeceğini çaresizce kabullenmeye başladığım bir anda, hiç duymadığım bir şarkıyı, adeta ilahi bir sesin dillendirdiğini işitiyorum. Sırtımdan boşanan soğuk bir terle ayağa fırlıyorum. Her yöne dönüp bakınıyorum ve üstüme çöken bir gölge ile yere kapaklanıyorum. Başımı topraktan çekip göğe yöneltiyorum. Tanrım!
Otuz kuş büyüklüğünde, otuz renkli, süt beyazı gerdanının yukarısında mağrur bakışlarla beni izliyor... Anka Kuşu...

Yüreğim çılgınca çarpıyor. "Ne olur beyaz atmaya devam etsin!" diye yakarıyorum Tanrı'ya. 'Ne olur beyaz atmaya devam etsin!'...

Yanı başıma indiriyor ayaklarını. Yüzündeki gülümsemeye, heyecanımı yenme gayretiyle, gülümseme ile karşılık vermeye çalışıyorum.

"Sakin olmalısın" diyor bana, o büyülü sesiyle.
Vücudu rengarenk ve Tanrılara layık hint ipekleriyle kuşanmış gibi duruyor. Göz alıcı, heybetli, onurlu...
Kekeleyerek soruyorum:
"Gerdanından birkaç tüy verebilir misin bana?"
Tebessüm ediyor:
"Tüylerimin sana ne yarar sağlayacağını düşünüyorsun?"
Her iki gözümden birer damla yaş süzülüyor. Sesim kısılmış, yutkunuyorum önce...
"İki tane taç yapacağım, doğacak kızım ve oğlumun başları için"...

 

Kaşları çatılıyor.
Bakışlarını ufka yöneltip bir şeyler mırıldanıyor.
Aniden gözlerini gözlerime kilitliyor.
"Geceyi beyazla mı örteceksin?" diye soruyor,
Tam yanıtlayacakken devam ediyor :
"Hastalıklar, sıhhatin lekesi ise, kara da beyazın lekesi olur.
Benim beyaz gerdanımla hangi lekeyi temizleyeceksin?"

Tekrar yutkunarak cevap veriyorum:
"Çocuklarımın geleceğindeki lekeleri"
"Öyle eminim ki bundan... "

Önce incecik bacakları bükülüyor ve ardından devasa gövdesi usulca yere çöküyor. Bakışlarından birkaç tüy almama izin verdiğini anlıyorum.
Ayak parmaklarımın ucunda yükselip gerdanını okşuyorum önce. Ellerimdeki ince titreyişi yenmeye çalışıyorum. Avucumla birkaç tüyü kavrıyorum ve tüyler sanki kendilerini hediye ediyorlarmış gibi ellerimde kalıyorlar. Beyazlık üzerinde göz kırpan yıldızlar görür gibi oluyorum. Birden gövdesi hareketleniyor ve ayakları üzerinde doğrulup başını göğe çeviriyor. Gölgesi tekrar üzerimde beliriyor ve hızla küçülerek gözden yitiyor.

.....

Tüyleri, elbisemin içine gizliyorum. Karanlık basmadan evime varmak istiyorum. Hava kararmakta iken ılık bir rüzgar tozlandırıyor zemini.

Kentte savaş hala sürüyor. Dar bir sokakta kaba saba bir adamın iki küçük kız çocuğunu dövdüğünü görüyorum. Bir arka sokaktan bir kadın çığlığı geliyor. Tedirgin oluyorum... Adımlarımı iyice sıklaştırıyorum. Pazar alanına girdiğimde birkaç kişinin kovaladığı başka bir çocuk fark ediyorum. Elinde bir tavukla adamlardan kaçmaya çalışıyor.

Kentin uzaklarında evler hala yanıyor. Uğultulu patlamalar göğe doğru yükseliyor. Tanrım savaş hala devam ediyor... Yüreğimin atışlarını işitebiliyorum.

Görmeye hala alışamadığım görüntülerin eşliğinde evimin bahçesine ulaşıyorum. Evden birkaç çıra alıp bahçeye çıkıyorum tekrar.

Yine arkamdan birinin sesini işitiyorum. Bu ses; Pazar yerinde duyduğum ses. Arkamı dönüyorum, onunla göz göze geliyoruz... "Her şeyi biliyorum..." dercesine bir Fakir bana bakıyor...

Ona arkamı dönüp, elbisemin içine sıkıştırdığım tüyleri çıkarıyorum ve yere bırakıyorum. Ateşi yakmaya çalışıyorum. Rüzgar birkaç defa söndürüyor ateşi. Fakir'in siper olmasıyla cılız ateşi kuvvetlendirebiliyorum.

"Taç yapmaktan vaz mı geçtin?" diye soruyor. 'Doğmamış çocuklarına taçlar yapacaktın bu tüylerle... Biri kız diğeri erkek doğmamış iki çocuğuna, iki taç... Hani onların geleceklerindeki lekeleri temizleyecektin?'

Onun her düşüncemi okuduğundan emin oluyorum artık.
"Neden geldin buraya?" diye soruyorum, yanıtını bildiğim halde.
"Bütün çocukları taçlandırdığını görmek için..." diyor.

Ona gülümsüyorum... "Evet, bütün çocukları taçlandıracağım..."

Artık alevleri insan boyuna ulaşmış ateşi izliyoruz beraber, kentin dört bir yanından acı dolu bağırışları, yakarışları daha iyi duyabiliyoruz şimdi. Tüyleri alıyorum yerden.

"Senin yüreğin ne renk atıyor?" diye soruyorum.
Her yanı sökülmüş yeleğinin tek düğmesini gevşetip, kuşağını açıyor ve göğsünü gösteriyor bana.
Karanlığın içinden bir şey seçemiyorum önce, ateşten bir dal tutup meşale yapıyorum kendime. Yeleğin içi boş, bomboş!

Gülümsüyor bana...

Ellerim yine titreyerek tüyleri kavrıyorum ve ateşin tam göbeğine fırlatıveriyorum. Tüylerin siyahlaşmaya başladığını fark ediyorum. Eliyle beni biraz öteye itip, ateşin içine giriyor. Mum gibi eridiğini görüyorum. Hala gülümseyen dudaklarını seçebiliyorum. Alevler giderek güçleniyor. Başının yok oluşunu izliyorum. Önce büyük bir parıldama ile gözlerim kamaşıyor. Rüzgar, tüm kollarını toplayıp ateşin etrafında bir hortum oluşturuyor. Hortum renkten renge bürünmeye başlıyor. Giderek dönüş hızını artırıyor. Saçlarım havada uçuşuyor. Gözlerimi kısıp izliyorum bu ilahi seremoniyi...

Aniden sessiz ama büyük bir ışık patlaması içinde kalıyorum. Rüzgarın eşlik ettiği rengarenk ışık huzmeleri, önce bir tur atıyor etrafımda, ardından sözleşmiş gibi hepsi göğe yöneliyorlar. Aralarında beyaz tüyler içinde fakirin gülümsediğini görür gibi oluyorum. Gökyüzüne doğru yükselen yıldız kümeleri...

Sokağa çıkıp kısa bir süre onları takip etmeye çalışıyorum.

Rüzgar aniden kesiliyor. Kanle'nin üzerini yıldızlardan oluşmuş bir taç kaplıyor. Patlamalar, gürültüler sonlanıyor. Acı dolu haykırışlar yitip, gidiyor. Tam bir sessizlik hakim oluyor. Tanrım savaş bitiyor, Tanrım savaş bitiyor...

Herkesin sokaklara çıkıp rengarenk ışıldayan yıldızlara hayranlıkla baktıklarını görüyorum.

.....

Ayın parıltısını bir çift kanatın gölgelediğini görür gibi oluyorum. Bana göz kırptığını hissediyorum. İçimi saran sıcaklık beni ilk defa böylesine huzurla gülümsetiyor.

Kaf Dağının ardında mı, bilinmez. Dünyanın her döneminde sadece bir Anka Kuşu yaşarmış. Ancak içsel bir yolculuk sonrasında kanatlarını böylesine çırparmış... Ancak.....

.....

Ardımdan yine o sesi işitiyorum; "Unutma!" diyor. "Dünyanın bir yerleri hala yanıyor, bir yerlerde hala çocuklar ağlıyor, bir yerlerde hala çığlıklar yükseliyor.''... ''Bir yerlerde hala çocuklar ağlıyor!... "

Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/10/2008 - SEN ANLARSIN

Bir gece bize gel
Merdivenler gıcırdamasın,
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın.

Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın.
Mavi bir gökyüzümüz olsun,kanatlarımız
Dokunarak uçalım..

İnsanlardan buz gibi soğudum,
İşte yalnız sen vardın
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın.
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/10/2008 - İhtiras ve ihanet

Bir insana, iktidara, paraya duyulan o korkunç ve tutkulu istek.
Trajedileri doğuran ana rahmi.
İradenin üstünde dövülerek çelikleştiği örs, atılımın yelkenlerini dolduran rüzgar.
Ve hızlı estiğinde, hayat gemilerini batıran fırtına.
Aşkın ve iktidarın şeytanı.

Bugünlerde başkentteki siyaset konaklarının hummalı koridorlarında kurbanını arayan bir hortlak gibi dolaşan bu zehirli kılıç, çoğunlukla olduğu gibi, kendisini kınından çıkaranı vurdu sonunda.

Yıllarca liderinin bir adım ardında sessiz ve ürkütücü bir gülümsemeyle kendi mutlak iktidarını sabırla bekleyip, ihtirasını sessizliğiyle bileyen bir adam, yüzündeki “sadık dost” maskesini çıkarıp, her zaman bir adım önünde duran kralını, kendi ihanetiyle zehirlenmiş bir Macbeth gibi bıçaklamaya kalktı.

Siyasetin sıkıcı yüzü Şekspiryen bir trajedinin heyecanıyla gerildi.

Hepsi birbirine benzeyen insanların belirsiz ve gri kalabalığı içinde birden iki yüz ihtirasın ışığıyla parlayıp öne çıktı.

Sağlıklı günlerinin güçlü iktidarında bütün hataları çıkarcı dostlarının hoşgörülü alkışlarıyla selamlanan bir kral, hastalandığında aynı dostların vahşi saldırılarıyla tahtının sallandığını gördü.

Bütün “dostlar” şimdi hastalıktan yıpranmış bedenini sarsak adımlarla taşımaya çalışıp, biribirine karışmış kelimelerle “iyi” olduğunu anlatmaya çabalayan bu yaşlı adamı kalemleriyle yaralayıp, onu, son darbeyi vuracak “yeni kral” için kolay bir av, rahatça parçalanacak zavallı bir rakip haline getirmeye çabalıyorlardı.

Eşi, ailesi, geçmişi, hastalığı insafsız saldırıların hedefiydi.

Siyasi hatalarıyla değil hastalığıyla alay ediyorlardı.

O, kendisini ülkesi için feda ettiğini düşünürken ülkesinin insanları ona “öl” diye bağırıyorlardı.

Kendisini toparlayıp saldırışlara cevap verecek bir gücü yoktu.

Kimse onun intikamından korkmuyordu.

Siyasetin ve zalim tabiatın ona intikam alacak zamanı tanımayacağını düşünüyorlardı.

Kimseye açıkça söylemiyorlardı ama “yeni kralı” seçmişler, büyük bir ihtimalle yeni kralla geleceğe ait anlaşmalar yapmışlardı.

Saldırılar, zehirli bir duman gibi sarmıştı hasta kralı.

O yaşlı kral, bir taht üstünde girdiği arenadan siyasi bir kurban gibi çıkacağını hissediyor, düşmeden önce, dumanların arkasından gözükecek “yeni kralın” yüzünü görebilmek için son bir çabayla yıkılmadan beklemeye uğraşıyordu.

Herhalde “yeni kralın” kim olduğunu tahmin ediyordu ama emin olamıyordu.

Kendisini hedef alan en son ve en hain yazıyı okuduğunda, sanırım o yazıyı kimin yazdırdığını anladı.

Dumanların arasından yeni kralın yüzünü gördü.

Yıllarca bir adım arkasında hiç konuşmadan duran adam, en güvendiği sırdaşı, ihtirasla parlayan kılıcını çekmiş, onu son bir darbeyle devirmeye geliyordu.

Ve o yaşlı ve hasta kral, son gücünü toplayıp birden kendisinden beklenmeyen hızlı bir hamleyle kendine doğru gelen adamı vurup, yıktı.

İhtirasla aydınlanmış ihanet patikalarından tahta yürüdüğünü sanan yardımcısının yüzünde, darbeyi aldığı anda beliren şaşkınlığı görmek, herhalde, yaşlı kralın siyasi hayatındaki son büyük zevk oldu.

Yıllarca, sabırla olgunlaşmış ihtirasıyla tahta çıkmayı bekleyen adam, son andaki sabırsızlığını siyasi geleceğiyle ödedi.

Yaşlı bir hastanın düşmesini bekleyenler genç bir hainin düşüşünü seyrettiler.

İktidarın ve ihanetin yolunu açan ihtiras, yok oluşun da yolunu açmış,o zehirli kılıç, kendisini kınından çıkartanı vurmuştu.

İhtirasın görkemli rahminden bir trajedi doğmuş, ihanetin karanlık mabedinde bir hain ölmüştü.

Ve bütün seyirciler, ihanetin sessizliğin içinde büyüdüğünü, hainlerin kralların arkasında duranlardan çıktığını görmüştü.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/10/2008 - __!! SENİ SEVİYORUM !!__

Sevmek, yalnızca sevgiden oluşmuyor. Bir altın madeninin duvarından kopardığımız bir parçanın içinde altınla birlikte nasıl taş, çakil,
çamur buluyorsanız, sevmek dediğinizde de sevginin yanında sevgiye benzemeyen birçok duyguyu buluyorsunuz. Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret olsaydı, sevdiğimizin mutluluğunu ister, onun mutluluğundan mutlu olurduk ama biz sevdiğimizin mutlu olmasını değil, "bizimle mutlu olmasını" istiyoruz."Bizimle" sözcüğü altının yanındaki çakıl işte. Sevdiğimiz kadın bir başkasıyla mutlu olduğunda bu bizi mutsuz ediyor, sevdiğimiz bir başkasıyla güldüğünde bu bizi ağlatıyor, sevdiğimiz bir başkasıyla seviştiğinde bu bizi yaralıyor. Sevmek, sevdiğimiz"bizimle" mutlu olduğunda, bizi başkalarına tercih ettiğinde sevgiye benziyor ama sevdiğimiz bir başkasıyla mutlu olmayı tercih ettiğinde, bizi terk ettiğinde sevmek sevgisizliği hatta düsmanlığı andırıyor. Sevmek, ancak "bizimle" şartı gerçeklestiğinde sevgiyse eğer, o zaman, sevmek karşımızdakine mi yoksa kendimize mi sevgi duymamızdan kaynaklanıyor? Hem seven hem sevilen biziz de, sevdiğimizi sandığımız kişi, kendimize duyduğumuz sevgiyi yansıtan bir ayna mı; sevdiğimizi kaybettiğimizde bizi ve sevgimizi yansıtan aynayı kaybettiğimiz için mi o kadar mutsuz oluyoruz? Peki ama eğer sevmek böyle bir şeyse, niye herhangi birini değil de özel olarak seçtiğimiz birini seviyoruz, niye ancak bir kişi bizim aynamız olabiliyor? Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil, daha karmaşık, daha anlaşılmaz, daha tehlikeli bir şey. Sevdiğimiz insan uğruna öldüğümüz öldürdügümüz de oluyor. Bir kadını sevdiğimizde "benim olsun" diyoruz. Bir erkeği sevdiğimizde "benim olsun" diyoruz. Sevmek, yalnızca sevgiyi değil sahiplenmeyi de getiriyor. Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil. Sevdiğimiz "mutlu olsun" değil, sevdiğimiz "bizimle" mutlu olsun istiyoruz.

Sevdiğimiz "başkasıyla" mutlu olduğunda, sevmek, sevgiden çok düşmanlığa benziyor. Kızıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor hatta öldürüyoruz.

Sevmek, karmaşık, anlaşılmaz hatta tehlikeli bir şey.
Seven öldürebiliyor da...
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

İnsan Ya hayrandır sana, ya düşman Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun Ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

    Arkadaşlarım

    Blogcu Yardım
    hilalozgul
    ozce